20 Ekim 2025 Pazartesi

CHP NEREYE DOĞRU?

  Sözüm biraz da CHP'ye olacak. Şimdi sırası mı demeyin. Evet tam sırası, çünkü gelinen noktada bitişin eşiğine gelmişsek her şey konuşulmalı. 

Dikkat edin iktidar cenahından gelen saldırılarda kullanılan köhnemiş unsurlar sapır sapır dökülüyorlar karşımızda. Aydın örneğinde gördük. Şimdi partinin başına bir zamanlar büyük umutlarla getirilmiş bir Kılıçdaroğlu vakası var. Gösterdiği tavır ortada. Bu adama iki sene öncesine kadar kurtarıcı gözüyle bakılıyordu değil mi? Yenilgiden sonra kurultayda başka bir yörüngeye giren partisine karşı aldığı düşmanca tavır yetmedi, şimdi de iktidarın hoşuna gidecek hazırlıklar peşinde. Partide yıllarca üst görevlerde siyaset yapmışken, atamayla gelmeyi benimseyecek kadar onursuz kalmış biri de onun önünü açıyor...

Bütün bunların CHP'de yaşanıyor olması elbette tesadüf değil. Bir süredir CHP farklı bir tonda siyaset yapıyorsa içindeki bu türden faydasız unsurların eskisi kadar etkili olmamasındandır. 

CHP köhne yapıdan nasıl tamamen kurtulur derseniz bu bir çok soruyu barındırır içinde. CHP, baba ocağı deyip kimlerle doldurulmuş yıllardır bilinir. Kendini daha 1980 darbesi sonrası yenileyecek bir ivmeyi yakalar gibi olmuşken elinden kaçırmıştır. SODEP, Halkçı Parti, DSP arayışları boşuna değildir. Bütün bunlar temelde aynı sıkıntıların bir ürünü sayılır. Ama sonunda baba ocağı hep CHP kalmıştır. 

Şimdi kökten bir yapısal dönüşümün eşiğine gelinmiş gibidir. Siyaset yapma zemininde değişen koşullar partiyi dinamik bir sürecin içine zorluyor artık. Bunu görüp anlatan da var anlamayan da. CHP şimdi eskiye göre daha demokratik işleyen bir süreçle tabanından başlayıp toplumsal aktivitesinive pozisyonunu gözden geçirmek zorunda. Tarihsel birikimini kullanırken yenilenmiş hedeflerle siyaset yapma biçimini daha evrensel bir sosyal demokrat sol kalıba dönüştürecek ya da eski haline saplanıp kalacak. 

Yeni bir program ile toplumsal dönüşümün ufkunu belirleyecek ama bir yandan da yapısal olarak buna uygun radikal bir dönüşüme de kapı aralayacak. Delege sistemindeki kötüye kullanımları göz ardı etmeyecek mesela...Kamu eksenli bir planlama gibi ekonomik alternatifler getirecek mesela...

Chp içindeki hurdalaşmış sayılacak unsurlardan kendini temizlerken yaşanmakta olan rejim krizine de bir çare olacak. Türkiye'de sosyalist solun zayıf kalmasından doğan boşluğu dolduracak şekilde kitlesel bir desteği arkasına almış bir sosyal demokrat siyasetin zamanı şimdi. Başarırlar ise Türkiye de kurtulur.

REJİM NEREYE DOĞRU

  Siyaset bilimciler bu sisteme Rekabetçi Otoriterlik diyorlar. Tek adamın kontrolünde işleyen bu rejimde devletin bütün kurumları parti merkezli bir sistem içinde çalışıyor. Sözde halkın temsilcisi sayılan bir göstermelik meclis var ama oradaki partiler de tek adam rejiminin güdümünde. Tabi olma, itaat etme onların varlığı için de önemli bir koşul. Ülkede her bireyin ve kurumun aynı durumda olması zorunluluğu var yoksa başınıza her an bir bela gelebilir. 


Bu sistemlere bizim yanıbaşımızda olan Azerbaycan örnek verilebilir. Orada başkan İlham Aliyev son seçimlerde oyların yüzde 92'sini alarak seçilmiş ve görev süresi sınırlı değil. Halkın yüzde 76'sı oylamaya gitmiş. Ama aynı katılım partiler için geçerli değil. Parlamento seçimlerinde katılım yüzde 35'lere düşüyor. Orada en güçlü tek bir parti var ve oyların yaklaşık yüzde 50'sini kazanmış. Diğerleri küçük partilerden ve bağımsızlardan oluşuyor. 


Gördüğünüz gibi seçilmişlerin doldurduğu bir meclis var ama halkın büyük çoğunluğunun bu mecliste temsil edildiği falan yok. 


Şimdi dönüp bize bakalım. Bizdeki sistemin de bundan aşağı kalır bir yanı yok. Hele şu aralar pek arzu ettikleri anayasa değişikliği olursa Cumhurbaşkanı seçildiği takdirde süre sınırı olmadan görev yapabilecek belki. Belki diyorum çünkü bunu başarabilme ihtimali biraz zor. Ama en azından başka formüller bulunabilir. Kısaca diyebilirim ki Azerbaycan modeli bir sisteme geçilmek isteniyor. 


Şimdi kendimize dönersek, ülkenin en güçlü muhalefet partisine seçim yenilgisi yaşatmak için Cumhurbaşkanı adayını 6 aydır hapiste tutuyorlar. Yetmedi şimdiki hedefleri partinin genel başkanını düşürüp parti içinde kontrollü bir yönetimin göreve gelmesi için hazırlıklar yapılıyor. Hukuk falan engel değil buna. Yazılı kanunlara bile bakan yok! Muhalefet partisini istedikleri gibi dizayn edemezlerse en azından parçalayarak zayıflatma peşindeler. Seçilmiş CHP belediyelerinde suç şebekeleri icat ederek yöneticileri birer birer içeri tıkmaya devam ediyorlar ayrıca. 


Bu duruma bakarsak Adalet Bakanına göre her şey kuralına göre işliyor denebilir. Suçlu varsa yakalanır, bağımsız mahkemelerde yargılanır... Partiye önce kayyum ataması yapacaklar, bir süre gelişmelere bakıp muhalefet partisinin zayıflamış haline denk düşürüp uygun bir erken seçim tarihi belirleyecekler.


Şimdi bu gelişmelere bakıp, zaten her şey dış odaklı bir proje olarak planlandığı gibi oluyor diyenler de olacaktır. Bu yaklaşımın da getirisi kurulmak istenen rejiminin işine yarayacaktır, böyle bilinsin. 


Bir çıkmazdayız düşüncesinin ürettiği çaresizlik ve yılgınlık en çok bunu yaratanları sevindirecektir. Yaratılan güvensizlik teslimiyete dönüşen baştan kabullenilmiş bir yenilgiye zemin hazırlar...Tercih bizlere kalmış. Ya üzerimize atılmak istenen ağın içinde yaklanmış halde kalacağız ya da bu oyunu bozacak cesareti gösterip hayır diyeceğiz.


Kurtuluş tek başına değil sloganı boşuna atılmıyor. Dibe vurduk ama bunun cesaret birikimine yol açtığını, gücümüzü göstermeyi sağlayacağını unutmayalım. Başaramazsak Azerbaycan örneği ortada! Ya o ya da özgür ve demokratik bir Türkiye!

KİR BULAŞICIDIR

  Ece Üner ne güzel tanımlamış: 


"Kirli yerler daha kolay kirletilir, çirkinlikler çirkinliğe çanak tutar. Gelin biz beraber temizi savunalım, güzelliği arayalım."


Dün tanık olduğum bir çirkinlik hepinize çok tanıdık gelebilir belki, ama anlatmamda fayda var. 


Alışveriş yapmak için arabamı park ettiğim yerde iner inmez  yere atılmış izmaritler gözüme çarpıyor. Demek ki arabasında içtiği sigarayı  tablasında söndürmek yerine iner inmez ayağı ile ezerek söndürmenin ayrı bir zevki var!

 

Markete ağzında sigara ile giremeyeceğini bilen biri için yasaklara meydan okumanın başka bir biçimi olsa gerek bu.


Daha bitmedi, hemen karşımda yere gömülü iki çöp biriktirme kovasının  çevresinde atılan pislikleri görmek ise başka bir hayal kırıklığı yaratıyor bende.


Demek ki getirdiği çöpü kovaya atmak yerine dibine bırakmak daha zahmetsiz geliyor insanlara. Hiç olmazsa çöpünü buraya kadar getirmek gibi önemli bir çaba sayabiliriz bunu. Galiba böyle düşünülmüş olmalı.  Çünkü yere  saçılmış çöplerin neden beklediğini, çöp kovasının yanındaki pedalına bastığınızda daha iyi anlıyorsunuz. Kapak açılmıyor, çünkü arkadan menteşesinden ayrılmış halde. Benzer kapakları  parçalanmış  başka bir çöp kovasına  da rastladım geçenlerde. Orada da etraf pislikten geçilmiyordu. 


Ece Üner doğru söylüyor. Kirli yerler daha kolay kirleniyor. Çünkü kir başka kiri doğuruyor, teşvik ediyor veya ona fırsat veriyor. Her türden yaşanan sorunlar böyle değil mi?


Kurumsal bir yapıda  başlayan hastalanma toplumda yayılan başka yanlışlara da davetiye çıkartıyor. Çürüme başka çürümeye de bulaşıyor. Bütünleşik yapıda bir mesele diyebiliriz buna.


Buradan alınacak ders şu olmalı: Hiç bir hata, yanlış, veya eksik gördüğümüz şey kendiliğinden olmuyor, bir birine bağlanmış halkalar gibi iç içe geçmiş halde yaşanıyor. Çünkü hayatın normal biçimine  dönüşmüş sayılan zincirleme çalışan bir sistem var karşımızda. 


Sizin tek başınıza beceremeyeceğiniz kadar kapsamlı ve yığılmış bir meseleden  bahsediyorum. Nasıl bu sonuç tek başına kimsenin eseri değilse çözümü de tek başına kimsenin başaracağı bir iş değil.


Asıl sorun kırılmış kapağın kendisi değil. Daha önemli bir kırılmışlık halinden bahsediyorum size. Parçaları bir araya getirmeyi öğrenemedike de hep böyle yaşamaya bizleri mahkum bırakacak!

YENİ UMUTLAR

  Dün Jose Mujica, kısa adıyla Pepe'nin belgeselini izlerken söylediği bir kavramın ne kadar doğru kullanıldığına şahit oldum. Pepe sosyalist bir siyasetçi, bir devrimci olarak toplumun yaşamında kültürün son derece belirleyici bir unsur olduğuna dikkat çekiyordu. Çünkü kültür hayatımız içindeki davranışlarımız, beklentilerimiz bizi yönlendiren karakterimizi belirliyordu. Kültür bir toplumun kişiliğini biçimleyen deneyimler toplamıdır çünkü ve bir devrimin ana amacı da sonunda bunu eşit ve özgür bireyler için sağlayacak bütün koşulları yaratmaktır. 




Sosyalizmi keşke başarabilseydik, bu idealin siyasi yapısını hiç bir otoriterliğe sapmadan özgürce ortaya koyabilseydik. İnsanlık bunu başaramadı, biz de kolay başaramazdık, yanından bile geçemedik bu deneyimin. Dünya olarak hep aynı çukura doldurulduk, kapitalizmin öğrettiği kendisi için yaşayan bencil insan karakterini ruhumuza bulaştırdık ve debelenip duruyoruz.




Kültürü bunu sağlayacak kötü huylarımız olarak yarşatıyorlar bize. Üzerine baskı ve korkuyu da dayatıyorlar ki yerimizden kıpırdamadan kalalım öyle diye. 




Şunu yapamadı, bu eksik kaldı diye eleştirip durduğumuz yüce Atatürk'ümüzün değerini daha iyi anlayalım. Onun önderlik ettiği nesiller bir hayalin peşindeydiler en azından. Köy Enstitüleri ve Halk Evleri ocağından yetişmiş insanların hayata bakışları bu günkünden kat kat ilerideydi. Toplumun bir arayışı, heyecanı vardı ve olmayanın yerine ne konması gerektiğini düşünecek bir iradeye sahiptiler. 




Başaramadılar, ayrı mesele ama o dönemin bize öğrettiği ve farkında olmadan içimize sindirdiğimiz, bir gerçeği hatırlatırım; özgürce yaşanacak demokratik ve laik bir düzende, hangi inanç ve etnik kökenden gelirsek gelelim, Türkiye Cumhuriyeti bireyleri olarak bir millet duygusu ile hareket etmeyi önemseyen bireyleriz en azından çoğunluk olarak.




Bu duyguları aşındıran, beklentileri zayıflatan başka arayışlar olsa da geldiğimiz nokta cumhuriyeti kuranların aşılamak istediği hedefin yanlış olduğunu göstermemeli. Yapılmak istenen devrim bizim siyasal tercihlerimiz ve toplumsal geleneklerimizden gelen tutucu kültürel alışkanlıklarınız nedeniyle istenildiği kadar başarıyla sonuçlanmadı. Sonunda değerli kültür ögelerimizin geride kalanlarıyla yetinmeye çalışan, eğitimden ve maddi zenginlikten mahrum bırakılmış yoksullaşmış bir toplum olarak her geçen gün çeşitlenen ve artan sorunlarımız içinde debeleniyoruz.


Bu topraklardaki bin yıllık hikayenin sonuna mı geldik diyen bir karamsarlığa kapılmayalım. Bizi bölmeye yeltenen dış güçlerin eline kaldık diyenlerin hiç yabancısı olmadığımız tuzaklarına düşmek de istemiyoruz. Evet çok zor günlerden geçiyoruz, ama beraberce düşünüp, vurup kırmadan, hiç birimizi incitmeden bu farklı kültürlerin iç içe yaşadığı bir toplumda yeniden yola koyulmak zorundayız. 


Hatalarımıza, eksiklerimize bakıp kendimizi küçümsemeye varacak kadar hırpalamadan, yine kandırılmak istemiyorum diyen bir öz güvenle ama sadece demokrasi diyerek yaşam mücadelesine devam edeceğiz. Kültürel kardeşliğimizi yeni nesillere armağan edecek, yarınları daha güzel kılacak bir umuda yaslanarak...

BABAMA MEKTUBUM

 

Keşke ben biraz daha genç olsam sen de bu kadar erken ölmeseydin baba. Bu gün babalar gününde benim de gününü kutladığım bir babam olsaydı. Özelikle şu günlerde seninle kim bilir aynı fikirlerde olmasak da neler konuşur, neleri tartışırdık aramızda.  Sana son yazdıklarımdan bölümler okumayı ve görüşünü öğrenmeyi o kadar çok isterdim ki. 


Biliyorum gençken itirazlarıma kızarken bunda  benim için endişelenmenin de payı vardı. Bu ülkeyi o zamanlar benden daha iyi tanıyordun, şimdi daha iyi anlıyorum bunu. Senin yerinde bir baba olarak karşıma çocuğum olarak kendimi koysaydım belki ben de aynı şeyleri söylerdim oğluma. 


İkimiz de ne çok kahrını çektik bu ülkenin değil mi? Üstelik sen taşrada avukatlık yapan bir kişi olarak, bilirim, ne çok yalnızlık çekerdin. Hiç pişmanım dediğini duymadım ama bilirdim, burada mesleğini en iyi yapan bir kaç avukattan biriydin, bunu ofisinde kulak misafiri olduğum arkadaş sohbetlerinde ağzından dinlediğim sözlerinden, itirazlarından ve mesleğinin özü sayılacak savunmalarından anlardım. 


Senin farklılığını daha o yaşlarda anladığımda senden ne kadar çok gurur duyduğumu belki yüzüne karşı hiç söylemedim; şimdi beni duyamayacaksın ama benim için böyleydin baba. Etrafındaki çok az dostundan bazılarını daha sonra araştırıp yakından tanıdığımda aklımdan geçen şu olmuştu: Benim babam da onlardan biriydi. Biliyor musun baba, bunu öğrendiğim günden beri sana duyduğum hayranlığım daha da arttı. Sen o taşra kentinde yakın dostlarınla birlikte bir vaha gibiydiniz herkes için. Her konuda size gelip danışan genç avukatların gözünde yıllar sonra baro odasında asılı duran, adın yazılı  cüppeni görünce de anladım bunu. Belki yaşarken kimseden duymamışsındır sana hayranlıklarını ama sen öldükten sonra oğlu olduğumu söylediğimde biraz mahçup ve üzgün bir yüzle  "Behzat beyin oğlusunuz, öylemi" diyenlerin ne çok olduğunu bilmeni isterim. 


Ama benim için senin oğlun olmayı asıl önemli kılan bunlardan da öte şeylerdi. Hatırlar mısın,  bana bir daktilo almıştın durup dururken, çok şaşırmıştım. Böyle sürprizler yapmayı severdin. O daktilo hala odamın bir köşesinde duruyor artık kullanmasam da. Bana bu hediyeyi almakla yaptığın değer biçilmez katkın sayesinde bak bana  yazmayı nasıl sevdirdiğini  anlatmaya çalışıyorum görüyorsun değil mi? 


Yazma merakımı yakalayıp her fırsatta bunu kanıtlamayı sağlayan ödevlerini hiç unutmuyorum. Üyesi olduğun partinin bildirilerini bana yazdırmandan tut da, Barolar Birliği sempozyumunda yapacağın konuşmanın metnini benim düzeltmemi istemene kadar bana duyduğun güven için sana teşekkür ediyorum baba. 


Ah baba, sana hayranlığım kadar öfkeli olduğum şeyler de var elbet. Ama bunları tekrarlamanın zamanı çoktan geçti farkındayım. Bunları yanına geldiğimde konuşuruz artık.  Babalar günün kutlu olsun sevgili Babam.